Akdeniz Türkiye’ye kapanıyor mu?

AKDENİZ TÜRKİYE’YE KAPANIYOR MU?

Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları irdelemek isteyen birisi Karasuları, Kıta sahanlığı, Hava sahası, Silahlandırılmış adalar ile egemenliği tartışmalı ada ve adacıklar gibi konuları sayabilir. Şimdiye kadar süregelen bu karmaşık sorunlara ek olarak şimdi de yine Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi yani AB’nin tek devlet olarak tanıdığı Kıbrıs cumhuriyetiyle Akdeniz’in paylaşılması konusunda anlaşmazlık içindeyiz. Üstelik bu kez Mısır ve Lübnan gibi Müslüman din kardeşlerimiz de işin içinde.

Söz konusu sorun Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilanı sorunudur ve Türkiye’nin Akdeniz de en hafifinden önünün kapatılmasıyla ilgilidir. Denizlerde Münhasır Ekonomik Bölge, (MEB) kıyıdan itibaren en fazla 200 deniz mili uzaklığa kadar ilan edilebilen ve kıta sahanlığı alanının aksine hem su tabakasını hem de deniz tabanındaki canlı ve cansız kaynakları içerir. Bu alandaki canlı ve cansız kaynaklar o ülkenin egemenliği altındadır. Örneğin, bu bölgede petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynak arama ve işletme hakkı sadece kıyı devletine aittir. Yine, izinsiz hiçbir şekilde canlı kaynakların araması ve işletmesi yapılamaz. Türkiye’yi bir çatışma ortamına sürükleyebilecek durum Yunanistan’ın Meis, Girit, Kerpe’yi birleştiren hattı temel alarak başta Mısır’la olmak üzere Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge (MEB) ilan etme çabalarıdır. Yine; Güney Kıbrıs Rum yönetimi de (GKRY) ortay hatları esas alarak başta Türkiye’ye sormadan Lübnan ve Mısırla MEB sınırlandırmasına yönelik anlaşmalar yapmasıdır. Yapılan bu anlaşmalardan sonra GKRY 13 adet petrol ruhsat sahası ilan etmiş daha sonra ise uluslararası petrol şirketlerini ilan edilen bu alanlara davet ederek işletilmesini istemiştir. Söz konusu deniz alanlarının toplam alanı Kıbrıs adasından daha büyüktür.

GKRY aynı zamanda, KKTC’nin de hakkına tecavüz ederek bu alanlarda da ruhsat vermek için ihale açmıştır. Dolayısıyla oyun iki yönlü olup Yunanistan bir taraftan, GKRY diğer taraftan Türkiye’nin doğu Akdeniz’deki açık deniz alanının büyük bir kısmını bir oldubittiyle yutmayı planlamaktadır.

Türkiye ise Münhasır Ekonomik Bölgeyi (MEB) sadece Karadeniz’deki komşularıyla imzalanmış olup, Ege ve Akdeniz’de bu alanların ülkeler arasında paylaşımı yapılmamıştır. Her ne kadar GKRY’nin petrol arama ruhsatına büyük petrol şirketleri şimdilik ilgi göstermese bile bunun deniz dibinden çıkarılacak petrolün miktarı ve kalitesine bağlı olduğu da ayrı bir gerçektir. Şimdilik bilinen, Kıbrıs adası çevresinde 400 milyar dolar değerinde ve 8 milyar varillik petrol rezervinin tespit edildiğidir. Burada unutulmaması gereken şey Rumların ruhsat verme işinde başarılı olması halinde bölgedeki 145.000km2lik kıta sahanlığı alanının sadece 41.000 km2si Türkiye’ye kalacaktır ki bu da Türkiye denizlerinin üçte birinin bir çırpıda yutulması anlamına gelecektir.

Fakat sorun gerçekte petrol arama ve çıkartma ile de sınırlı değildir. Başka bir ifadeyle petrol aramak için Rumlara başvuran şirketler bundan vazgeçse bu bizi rahatlatır mı? Bu sorunun cevabı da hayırdır. Çünkü Türkiye başta bu alanın deniz çevresinin korunması, araştırılması ve en önemlisi canlı kaynaklarının işletilmesi için çaba göstermelidir. Söz konusu olan denizalanın derinliği yer yer 3000 metreye kadar ulaşmaktadır. 1000 metrelik derinliklerde yoğun olarak bulunan binlerce ton Kırmızı Karides stokları en bilinenidir. Ama asıl önemlisi; Göçmen ve büyük sürü oluşturan balıklardır. Örneğin, Orkinos, Tulina ve Tombik gibi. Yapılan anlaşmalar Türkiye’nin canlı kaynaklardan yararlanmasını engellemektedir. Çünkü orkinos ve diğer göçmen balıkları avlayan balıkçı teknelerimizin av alanları daralacaktır. Unutmamak gerekir ki Orkinos avı yapan balıkçı gemilerimiz Mısır önlerine kadar gitmektedir. Bu teknelerimizin isimleri ICCAT (Uluslararası Orkinosları Koruma Komisyonu) raporlarında kolayca görülebilir. Yakın zamanda, Tulina ve Kılıç balıklarını avlayan balıkçı sayısındaki artış bize buradaki 1 millik bir alanın bile ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Göçmen ve sürü oluşturan Sardalya, Palamut ve Lüfer gibi balıkların da bu bölgeler beslenme alanıdır. Yine, Rodos döngüsü nedeniyle oluşan verimli balıkçılık kendini burada da göstermektedir. Halen Trol, Gırgır, Parekata ve Yüzen ağlarla buralarda balıkçılık yapılmaktadır. Doğu Akdeniz’in en verimli kalamar ve sübye alanları bu bölgedeki derin sularda bulunur ve avlanmaları git gide artmaktadır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi veya Yunanistan’ın bu bölgede şimdilik güçlü bir balıkçılık filosunun olmaması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü AB’nin doğu Akdeniz hatta Karadeniz’e balıkçı filosu gönderme konusundaki çabası ve isteği bilinmektedir.

Bir başka ifadeyle bu deniz alanından gasp edilmeye çalışılan sadece doğal gaz veya petrol değil aynı zamanda Türk ulusunun gıda güvenliği için önemli olan su ürünleridir ki bu konu tartışmalar sırasında bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde atlanmaktadır. Oysa kıyı devleti (Türkiye) Münhasır Ekonomik bölgede avlanacak su ürünlerinin miktarını saptamak ve kaynakları kullanmaya yetkilidir.

2006 Yılı Doğu Akdeniz araştırma seferimizde bu bölgenin belli alanlarında elde ettiğimiz sonuçlar bizlere bu bölgede daha fazla araştırma yapılması gerektiğini göstermiştir.

Öncelikle, canlı kaynakların stokları ve avlarını bu konuda uzman olan uluslararası kurumlara vermek, av istatistiklerini tutmak ve inisiyatifi ele geçirmek konusunda çabuk davranmalıyız.

Ayrıca, bu bölgenin deniz çevresinin korunması, deniz kirliliği ve önlenmesiyle ilgili ayrıntılı araştırma yapılması da gerekmektedir. Kısaca, Türkiye’nin tezi sadece petrol çıkarmak için komşu devletler tarafından yapılan uluslararası hukuka aykırı eylem ve gasp suçunu değil aynı zamanda yetmiş milyonluk bir ülkenin denizlerdeki serveti, ulusunun güvenliği ve bunun korunmasına yönelik alacağı her türlü tedbiri dünya kamuoyuna anlatmak olmalıdır. Yani işin bilimsel tarafını öne çıkarmalıdır. Bunun için ise ülkemizin oturmuş bir deniz araştırmaları stratejisi olmalıdır; fakat bu bizde çok büyük bir eksikliktir.

Bunların dışında neler yapmalıyız? Diplomasi, akılcı siyaset ve mutlaka caydırıcı bir deniz kuvvetleri çözüm aygıtları olarak kullanılmalıdır. Bu anlamda, Türk Deniz Kuvvetleri geçen yıl ilk kez Kıbrıs adasının 12–25 mil güneyinde gerçek mermilerle tatbikat yapmıştır. Böylelikle Türkiye Akdeniz’in açık deniz alanlarındaki canlı ve cansız kaynaklarını dikkate aldığını göstermiştir. Yine, Türkiye 9 Ağustos 2007 tarihinde Resmi Gazete’de bu açık deniz alanlarındaki petrol arama ve ruhsat taleplerini ilan ederek bir irade beyanında bulunmuştur. Türkiye konuyu Birleşmiş Milletlere de bir mektupla bildirmiştir. Zira GKRY’nin ruhsat verdiği alanlar ile Türkiye’nin vermeyi planladığı alanların 5 adedi örtüşmekte veya çakışmaktadır. Bu ise ayrı bir gerginlik kaynağı olarak bizleri beklemektedir.

Politik olarak ise Güney Kıbrıs yönetimi hem Türkiye’yi hem AB’yi hem de KKTC’yi sıkıştırmak peşindedir ve bu aslında iyi düşünülmüş bir hamledir. Çünkü Türkiye Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku sözleşmesini imzalamadığı için mahkemeye gidemez. Mevcut halde Kıbrıs Cumhuriyetini de tanımamaktadır. Bu ülkelerin açık denizlerdeki haklarımıza tecavüze kalkışmalarını ve Akdeniz’i bize adeta kapatmak istemelerini günlük ve taktik bir kurnazlık olarak düşünemeyiz. Burada, Avrupa Birliğinin bir enerji koridoru olan doğu Akdeniz’i kontrol altına alma planlarını anlamak lazımdır.

Zaten AB’nin haksız bir biçimde GKRY’ni üye olarak kabul etmesi doğu Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki dengeleri değiştirecek niteliktedir. Bu ülke arkasında AB gücü, cesareti ve dayanışmasını bulmaktadır. Buna sınır anlaşmazlıkları olan ülkelerin AB’ye üyelik için kendi aralarındaki sorunları çözmeleri gerektiği şartını hatırlarsak bizden şimdilik istenen Doğu Akdeniz’de ki açık deniz alanlarında ki canlı ve cansız kaynaklar, Anadolu’nun denizlere kapanması, ulaşım ve ticaretini sekteye uğratacak yeni tavizlerdir. Bu nedenle aklımızı başımıza almanın zamanıdır.